Kategoriler
Yabancı Sinema

Mumya: Karanlık Evren başladı

Universal Pictures uzun süredir sinemasal Marvel evrenine karşı Dark Universe (Karanlık Evren) adını verdikleri alternatif bir dünya yaratmaya çalışıyordu. Benicio del Toro’lu Wolfman, Dracula Untold, Universal’ın 1930’lardan beri süregelen Canavarlar Evreni’nin son örneklerindendi. Şimdi artık bunları unutmak gerek çünkü Tom Cruise, Russell Crow, Johnny Depp ve Javier Bardem’in varlığından haberdar olduğumuz Dark Universe, Mumya (The Mummy) filmiyle başlamış oldu. Klasik canavarlarından Dracula, Frankestein ve Kurt Adam ile birleştirmeyi deneyecekleri bu karanlık evrenin canavarlarıyla, Iron Man, Captain America, Thor gibi Marvel kahramanları ticari ve sanatsal olarak bakalım birbirleriyle nasıl baş edecekler.

Fazla uydurma
Mumya filminde hemen her şey yanlış bir karar sonucu oluşmuşa benziyor. Filmin kaynağının Mısır değil de Irak’ta geçmesi, hikâyenin 12. yüzyıl İngiltere’si şövalyeleriyle sıkıca bağlanması, mumyaların zombi benzerlikleri gibi pek çok şey fazlasıyla uydurma duruyor. Daha anlaşılmaz kısmı ise bu kadar iddialı bir evrenin başlangıcı için 1999-2008 yıllarının B sınıf aksiyonlarından Mumya üçlemesinin ana fikrin odağına yerleştirilmiş olması. Mumya üçlemesi hatırlayacaksınız ucuz tatlı havası olan hafif aksiyon bir seri idi. Eğlenceli ama kesinlikle ciddi bir evren olması gereken Dark Universe için Mumya’nın orijinalinden gelen bu ucuz havayı yok etmek konusunda hiç başarılı olunmamış. Filmin senaryosunun bize sunduğu yeni hiçbir şey yok ve hemen her şey can sıkıcı bir şekilde tahmin edilebiliyor. İlk kez fantastik aksiyon filmi çeken Alex Kurtzman senaryo konusunda daha başarılı olduğu anlaşılıyor (Transformer, Star Trek, Mission Impossible 3). Üstelik filmin özel efektleri de izlerken zehirlenme geçirtebilir cinsten, karışık ve takibi zor.

Evren içi uyumsuzluklar
Açıkça anlaşılıyor ki Mumya filmi tam anlamıyla bir toplantı masası ürünü. A sınıf aktör kategorisinden filmde yer alan Russell Crow akılda kalıcı bir Dr. Jekyll karakteri ortaya koyamıyor. Oyuncuyu bu rolde bu evren içerisinde takip edip anlamak pek mümkün değildi. Bana kalırsa bunun başlıca sebebi Dr. Jekyll’in bu yaratılmak istenen karanlık evrene henüz ait değil gibi durmasından kaynaklanıyordu. Tabii ki bir filmde Tom Cruise olunca her şey Tom Cruise ile ilgili oluyor. Filmin en büyük kozu olan, dünyanın en çok para kazandıran oyuncusu bu sefer rolüne hiç uymamış. Irak’taki Amerikan ordusunda antik eserleri koruma görevinde çalışan hırsız Nick Morton’u canlandıran Tom Cruise bu rolde de gene sadece kendi sinema personasını oynamış.

Filmi B sınıfı yapanlar
Filmin komedi damarını artırması için Cruise’a yancı olarak konumlandırılan komedyen Jake Johnson’ın tüm çabaları ise anlamsız replikler ve hikâyede pek işe yaramayan karakteri sebebiyle uçup gidiyor. Yükselen yıldızlardan olan, Madonna’nın dansçısı olarak tanıdığımız mumyamız Sofia Boutella ise elinden geleni yaparak her sahnede çekici ve korkunç görünmeye çalışıyor ama hikâyenin kötüsü olma motivasyonu oldukça eksik kaldığı için pek ciddiye alınacak bir numara yapamıyor. Bir arkeolog rolünde izlediğimiz Annabelle Wallis ise filmin en zayıf halkası ve filmi ciddiyetinden uzaklaştırıp filmin B sınıfına kaymasını sağlayan faktörlerden. Ömrünün en az on senesini uluslararası arkeolojik kazılarda geçirmiş biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki Paris Moda Haftasından fırlamış gibi gözüken bir arkeolog arazide henüz hiç görülmemiştir.

Scientology garipliği
Filmi izlerken aklımdan hiç çıkmayan soru ise filmle tamamen alakasızdı; Tom Cruise nasıl oluyor da bu kadar genç görünebiliyordu. Aktörün bir türlü yaşlanmaması her zaman konu olmuştur. Sanatçının bir ara Japonya’nın Kyushu adasında yaşayan bülbüllerden toplanan dışkılardan oluşan bir şeyi yüzüne sürdüğü ve bu sayede genç kaldığı bile söylenmişti. Ama hayır ne bülbül dışkısı ne de at kılı 54 yaşındaki aktörün hâlâ böylesine genç bir cilde sahip oluşunu açıklamaya yetmez. Filmde aktörün 3D yakın çekimlerinde ne bir makyaj hilesi gözüküyor ne de kurgudan gelen bir özel efekt müdahalesi anlaşılıyor. Aşırı derecede garip bulmaya başladığım bu durumu komplo teorilerine yaslanmadan çözmek mümkün değil. Tom Cruise bildiğiniz üzere, hakkında çok şey söylenecek olan ama benim ürkütücü garip demekle yetineceğim Scientology tarikatının en sıkı müritlerinden. Bu tarikat içinde gençlik formülünün bulunmuş olduğuna inanıyorum hatta daha da öteye gidiyorum ve Cruise’un bakire kanı içerek genç kaldığını düşünüyorum. Tabii ki şaka yapıyorum! Yapıyor muyum?

Kategoriler
Müzik

50 yılda eskimeyen Beatles

1 Haziran 2017 The Beatles hayranları için önemli bir tarihti. O gün efsane grubun kült albümü Sgt. Pepper’s Lonely Hearts Club Band’in 50. yıl baskısı yayımlandı. O gün Liverpool’daki reklam panolarının tamamına yakını John Lennon, Paul McCartney, George Harrison ve Ringo Starr dörtlüsünün afişleriyle donatıldı. O gün Twitter’da #SgtPepper50 etiketi dünya gündeminin zirvesindeydi.

50-yilda-eskimeyen-beatles-301586-1.50 yıl… Neredeyse bir insan ömrü. Ama yaptığınız müzik gerçekten çeliktense insanların aklına kazınıyorsunuz ve üzerinden kaç yıl geçerse geçsin etkiniz azalmıyor. Şarkılarınız, albümleriniz ve siz o ilk günkü gibi hatırlanıyorsunuz. The Beatles’ın 1963-1970 yılları arasında müzik listelerinde 1 numaraya yükselen hitlerinden oluşan 1 adlı seçki albümü takvimler 2000’i gösterirken piyasaya sürülmüş ve neredeyse tüm Batı ülkelerinde 1 numara olmuştu. McCartney bu durumla ilgili “İnsanlar The Beatles’ı tekrar hatırlamadı. Sanırım bizi hiç unutmamışlar” demişti. Bu sözün doğruluğundan şüphem yok.

Sgt. Pepper’s Lonely Hearts Club Band albümü The Beatles’ın olgunluk dönemine adım adım ilerleyişinin en belirgin halkalarından biridir. İlk dönemlerinde üzerlerinde eğreti duran takım elbiselerinden sıyrıldıkları ve Lennon’ın dediği gibi “artık başka şeyler yapmalıydık” dediği sürecin tam merkezindeydi o günler. 1965’teki Rubber Soul ve hemen ardındaki yıl çıkardıkları Revolver onlardaki değişimin ilk işaretleriydi. Tüm Beatles albümleri çıktığı dönemin hissiyatlarını içinde barındırır. Her birinde şarkıları dinlerken dünyanın o anki haletiruhiyesini de hissedersiniz. İşte 1967’de çıkan Sgt. Pepper’s Lonely Hearts Club Band de dünya gençliğinin içine düştüğü rüyaların, umutların ve renk cümbüşünün sembolü olmak istercesine rengarenk bir albümdü.

Lucy in the Sky with Diamonds, A Day in the Life, Good Morning Good Morning, When I’m Sixty-Four, With a Little Help from My Friends ve diğerleri… Albümün hangi tarafına giderseniz gidin güçlü sözlerle, vurucu sound yapısıyla karşılaşıyorsunuz. Açılış ve kapanışın mükemmelliği kaydın içerisinde de kendini gösteriyor. Grubun daimi prodüktörü George Martin’in izinden oğlu Giles Martin’in yapımcılığını üstlendiği albümün 50. yıl baskısında da şarkıların etkisi güneş gibi parlıyor. McCartney haklı. Beatles henüz mezara girmedi.

50-yilda-eskimeyen-beatles-301587-1.

Kategoriler
Sinema

Wind River’ın afişi yayınlandı

Başrollerini Jeremy Renner ve Elizabeth Olsen’ın paylaştığı gerilim türündeki ‘Wind River’ filminin afişi çıktı.

‘Wind River’ filminin, başrol oyuncusu Jeremy Renner’ın yer aldığı afişi yayınlandı. 4 Ağustos’ta vizyona girecek olan filmde Renner’a Elizabeth Olsen eşlik ediyor.

wind-river-in-afisi-yayinlandi-301672-1.

Yönetmenliğini Taylor Sheridan’ın üstlendiği filmin senaryosu da Sheridan’a ait.

Wind River, genç bir kadın olan FBI ajanı Jane Banner ve geçmiş yaşamıyla sorunları olan kıdemli, yerel bir oyun izleyicisi olan Cory Lambert’ın ortaklığını konu alıyor. İkili güçlerini birleştirerek ıssız bir Kızılderili bölgesinde işlenmiş olan bir cinayeti araştırıyorlar. Öldürülen genç kızın cinayetinin öcünü alabilmek için çıktıkları bu yol birbiri ardına gizemlerle ve sırlarla örülmüş bir yol olarak önlerine uzanıyor.

Kategoriler
Biyografi

John Berger filmleri Pera Müzesi’nde

John Berger üzerine bir film programı Arter, Başka Sinema ve Pera Müzesi işbirliğiyle 9-10-11 Haziran’da Pera Müzesi’nde izleyicilerle buluşacak.

Sabit Fikir‘de yer alan habere göre, Arter’de gerçekleştirilmekte olan “Görme Biçimleri” sergisiyle paralel olarak gerçekleştirilecek olan gösterimlerin temelini BBC’nin dört bölümlük belgeseli Ways of Seeing (Görme Biçimleri) oluşturuyor. Bunun yanı sıra Tilda Swinton’ın öncülüğünde çekilen Quincy’de Dört Mevsim, dört kısa filmle John Berger’ın gündelik yaşamına tanıklık etmemizi sağlıyor.

Uzun süre iş birliği yaptığı Timothy Neat’le birlikte kendi kısa hikayesinden uyarladığı Play Me Something gizemli bir yabancının anlattığı bir hikayeye odaklanırken, metinlerini yazıp seslendirdiği Taşkafa belgeseli İstanbul´un sokak köpekleri ve şehrin köpeklerle bağı aracılığıyla hafıza ve aidiyet biçimlerini ele alıyor.

9-11 Haziran tarihleri arasında, Pera Müzesi’nde ücretsiz olarak gerçekleştirilecek olan gösterimlerin programı ise şöyle:

9 Haziran Cuma

  • 18.00 Taşkafa: Bir Sokak Hikayesi / Taşkafa: Stories from the Street (62′)
  • 20.00 Quincy’de Dört Mevsim ve Dört Ayrıcalıklı John Berger Portresi / The Seasons in Quincy: Four Portraits of John Berger (90′)

10 Haziran Cumartesi

  • 13.30 Görme Biçimleri / Ways of Seeing 1-2 (60′)
  • 15.00 Görme Biçimleri / Ways of Seeing 3-4 (60′)
  • 16.30 Bana Bir Şeyler Çal / Play Me Something (72′)
  • 18.00 Quincy’de Dört Mevsim ve Dört Ayrıcalıklı John Berger Portresi / The Seasons in Quincy: Four Portraits of John Berger (90′)

11 Haziran Pazar

  • 13.30 Görme Biçimleri / Ways of Seeing 1-2 (60′)
  • 15.00 Görme Biçimleri / Ways of Seeing 3-4 (60′)
  • 16.30 Bana Bir Şeyler Çal / Play Me Something (72′)
  • 18.00 Taşkafa: Bir Sokak Hikayesi / Taşkafa: Stories from the Street (62′)
Kategoriler
Sinema

Beyoğlu Sineması son kale

Evet, Beyoğlu Sineması 30 Haziran’da kapanıyor. Bu bilgiyi sinemanın müdürü Temel Kerimoğlu da onayladı. En az on senedir bu sinemanın yaşadığı sıkıntıları bilmemize rağmen bugün bu haber ansızın bizi çok derinden etkiledi. Beyoğlu Sineması’nın borcu büyük ve ancak bu borç ödenirse sinema kapanmaktan kurtulabilir. İdeal ülke tasvirlerinde bunu belediye ve devlet desteği ile halletmek mümkün olabilirdi ancak konu İstiklal Caddesi ve Beyoğlu olunca ve bu ilçenin belediyesinin bu duruma üzüleceğine pek ihtimal vermiyorum.

Beyoğlu Sineması'ndan 'kapatıyoruz' duyurusu Beyoğlu Sineması’ndan ‘kapatıyoruz’ duyurusu

Belki de “Beyoğlu Sineması neden bu durumlara geldi?” değil “İstiklal caddesi, Beyoğlu ne oldu da bu durumlara geldi?” diye sorarak başlamak gerek. Kültür, sanat ve eğlence merkezi olan ve doğru destekle Avrupa’nın en iyi merkezlerinden biri haline gelebilecekken bu cadde neden bu kadar kurak, savaş sonrası bir Ortadoğu görünümüne büründü? Beyoğlu’nun bu acıklı hali tek başına kentsel dönüşüm ve sermaye değişimi ile açıklanamayacak kadar derin. Kentsel dönüşüm değil kültürel dönüşümle karşı karşıyayız; tiyatrolarımız, sinemalarımız, kitapçılarımız birer birer kapandı ve kapanıyor. Kapatıyor ve yok ediyorlar ama yerine bir şey koyabilme potansiyelleri dahi yok. Düşünsenize 15 seneye ulaşmış güçlü iktidar hâlâ kültür ve sanat alanında kendini gösterebilecek kimse yaratamadı. Bunca sene bu kadar güçlü olacaksın bir tane bile başarılı sinemacı, müzisyen, yazar, ressam çıkarmayacaksın. Büyük başarı! Ama bu iktidara tepkili yaklaşım da bu soruyu cevaplamaya yetmez. Çünkü bu yıkım sadece iktidarın rolü ile açıklanamaz. Aynı Emek Sineması mücadelesinde yapıldığı gibi, iktidarı yermek için propaganda haline getirilecek Beyoğlu Sineması’nı kurtarma girişimi eksik olacaktır. Bu politik karşıtlık kısa süre içerisinde belli kesimlerin planlı çıkarları doğrultusunda fırsat olarak görülecek ve sırf iktidara yüklenmek adına hantal, ayrıştırıcı söylemlerle çoğunluğu azaltacaktır.

beyoglu-sinemasi-son-kale-302135-1.
İstanbul’un sembol caddelerinden İstiklal Caddesi yapılan kazı çalışmaları ile eski popülaritesinden çok uzakta

Bağımsız sinemadan korkarcasına kaçan gençler, sinema yazarlığını önemsizleştiren ve hakir gören egemen anlayış, kötü filmlere verilen yersiz ödüllerle bağımsız yerli sinemadan soğutulan seyirci, bağımsız sinema salonlarının bakımsızlığı, yöneticilerin katı bakış açıları, değişime karşı gelme, bu yüzyılın getirdiği politik kamplaşmalar, internet ve inanın daha pek çok dinamikle beraber hepimiz suçluyuz. Evet şu an İstanbul’un en önemli sineması olan Beyoğlu Sineması’nın içi pis kokuyor, kötü bir projeksiyonu var, kötü perdesi sebebiyle görüntü kalitesizleşiyor, ses düzeni rahatsız edici… Ve evet festivallerde pek çok yabancı yönetmenin film sonrasında sahneye çıkarak, filmini bu kadar kötü şekilde izlemek zorunda kaldığımız için bizlerden özür dilediğini hepimiz biliyoruz. Ama gün sinemanın hatalarını konuşma günü veya alışveriş merkezi sinemalara saydırma günü değil. Gün şimdi ne yapacağız günü. İşte bu noktada korkmuyor değilim. Sinema yazarları aralarında bölünmüş durumda. Bugün bile Atilla Dorsay’a karşı cephe alanlar ve onu Emek Sineması konusunda yermeye çalışmaları çok üzücü.

beyoglu-sinemasi-son-kale-302136-1.
Beyoğlu Sineması uzun yıllardır Türkiye’de sinemanın ikon yerlerinden

Benim teklifim şu. Bu sefer bu işi kapital ağalara bırakıp mevzuyu başka yönde tekelleştirmeyi teklif edeceğimize halkı ünlü oyuncuları, yönetmenleri ile bir araya toplamak ve Beyoğlu sinemasını kurtarmak olmalı. Bu çabaya belediye ve devlet desteğini almaya çalışmak bu sefer yanlış gözükmüyor. O yüzden her gün Beyoğlu Sineması’nın önünden geçen ve hemen her filmi bu sinemada gösterilen Nuri Bilge Ceylan’ı bir kez olsun toplumsal bir yara konusunda başı çekmeye davet ediyorum ve kendisine 2007 yılında kapanma tehlikesi ile karşılaşan New Beverly Sineması’na önce maddi destek yapıp ardından yeterli olmayınca sinemayı satın alan Quentin Tarantino’yu hatırlatıyorum. Hatta tek bir isim de yetmez Okan Bayülgen, Yılmaz Erdoğan, Demet Akbağ, Haluk Bilginer, Cem Yılmaz, Kıvanç Tatlıtuğ, Beren Saat, Ata Demirer gibi halk ve sinema arasında köprü olabilecek sinemasever ünlü oyuncular ve yönetmenleri tatillerine geçmeden önce bir ses çıkarmaya davet ediyorum. Unutmayın Beyoğlu Sineması, Beyoğlu’nun kültür dünyası için son kale.

Kategoriler
Teknoloji

Teknolojiyi satmak başka yön vermek daha başka

WWDC (Worldwide Developers Conference), her yıl haziranda, Apple’ın organize ettiği ve kendi ekosistemi ile alakalı geliştiricileri, dünya basınını bir araya getirdiği teknoloji dünyası için çok önemli bir etkinlik. Benim yıl içerisinde en çok merak ettiğim etkinliklerden biri. Son birkaç yıldır orta karar geçen WWDC bu yıl tam anlamıyla rüzgar gibi esti. Tam 2 saat 35 dakika süren canlı yayın Apple’ın gövde gösterisine dönüştü. Sanmayın ki sadece etkinlik iki buçuk saat sürüyor. Geliştiriciler için bilgi alışverişi ve bir birleriyle tanışma anlamında da çok faydalı. Basın içinde çok faydalı bir buluşma ortamı oluyor.

Gelelim etkinliğin detaylarına;

Öncelikle gerçekten yenilikler ve yeni ürünler etkileyiciydi. Her zaman olduğu gibi etkileyici tasarımların yanında son kullanıcı için kolay kullanımlı ürünler ve yazılımlar geliyor. Profesyoneller için geliştirelin iMac Pro gerçekten çok etkileyici bir cihaz olmuş. Özellikle video, animasyon, efekt, ses, miksaj işleri ile ilgilenen profesyonellerin pek çok ihtiyacını çözecek özellikleri ile vazgeçilmezler arasında kolayca yerini alacak gibi görünüyor. Benim Twitter hesabımda ürün ile ilgili yaptığım paylaşım sonrasında epey mevzusu geçti. Konuyla alakalı olduğu için kısaca size de bahsedeyim. Her şeyden önce bir bilgisayar alacaksanız onu niçin aldığınızın cevabını net olarak vermelisiniz. Bu tip ürünlerin fiyatlarının yüksekliğinden şikayet ediliyor. Toplama bir PC ile daha yüksek performanslı bir makineyi daha ucuza toplayabileceğimi, bu kadar çok para vermenin çok anlamsız olduğunu yazıyor bazı takipçilerim. Bir kısmı da “Bir makineye o kadar para neden vereyim? Araba alırım daha iyi” diyor. Onlara verdiğim cevabı buradan da yazayım. Bu tip ürünler hobi amaçlı alınmıyor. Hava atmak için hiç alınmıyor. Gerçi onun için alanları da görüyoruz o başka. “Bu kadar para vererek aldığımız bu cihazların olayı ne peki?” diyenler çıkmıştır elbet. Ekmek teknesi, sermaye diye düşünebilirsiniz. Bu tip yatırımlar, üç-dört işte kendi parasını çıkartıp size sorunsuz hizmet ediyor. Evet, bir araba parası olabilir ama 6 ay sonra size bir araba da aldırabilir. Tabii ki işinizde iyi olmak şartıyla. Asıl maharet bu makinelerle güzel işler yaparak müşterilerinizi ve kendinizi memnun etmek. Toplama bir PC ile Apple arasında bizim için çok kritik bir nokta var. Üzerinde çalıştığımız projeler o kadar zor yapılan, büyük zamanlar harcanan işleri ki projenin orta yerinde cihazın kitlenmesi, yeniden açtığınızda yaptıklarınızın yok olması inanın bana parayla ölçülen bir şey değil. Üstelik zamanlama sıkışıksa müşterinize işi teslim edemezseniz o zaman daha büyük yıkım oluyor. Apple markasının şekil olarak özel müptelası değilim. Kalitesi ve stabilitesinin müptelasıyım. Bunun en büyük sebebi işletim sistemi ile donanım arasındaki kusursuz uyum. Başarının çıkış noktası bu. Toplama PC ile işletim sistemi uyuşmazsa her zaman başınız dişiniz ağrır. Bunlar hep denenerek edinilmiş tecrübeler. iMAc Pro Aralık ayında 4999 dolar fiyatıyla piyasaya çıkacak.

Oyun oynamak istiyorsanız konsolların dışında en iyi alternatifiniz tartışmasız PC. Apple o alanda iddialı bir marka değil. Değil-di! aslında!. Şimdilik PC oyun konusunda önde diyebiliriz.

Gelelim diğer yeniliklere Home Pod beni gerçekten etkiledi. Şunu şimdiden söylemeliyim bu ürün ne zaman Türkiye’de satışa çıkacak belli değil. Home Pod sıradan bir hoparlör gibi görünse de aslında sizin evdeki asistanınız olmaya aday. Siri’ye onun üzerinden de ulaşabiliyorsunuz. Yani evde sabah kahvaltınızı yaparken ‘Hey Siri’ bugün hava nasıl olacak diye sorduğunuzda size cevap veren, istediğiniz müziği çalan enteresan bir ev arkadaşı. Nesnelerin interneti (ioT) dediğimiz olay büyük bir hızla hayatımıza giriyor. Home Pod aynı zamanda evinizde kurulu (uyumlu) cihazlarla da haberleşerek iç ısı, nem, güvenlik sistemi vs. durumu hakkında da sizi bilgilendiriyor. Bu dediklerimi telefonunuzla da yapabiliyorsunuz. 349 dolar fiyatıyla Amerika öncelikli olarak piyasada olacak.

Yazılım anlamında da iOS 11’in tanıtıldığı etkinlik telefon, tablet kullanıcıları içinde pek çok yenilik sonbaharda karşımızda olacak. iMessage üzerinden mesajla para gönderebileceğiz. Fotoğraf işlemek için de çok büyük yenilikler gelmiş. Bir telefon/tablet ile sanki ajansa yaptırılmış kalitede işler çıkartabilirsiniz. Fotoğraf hepimizin vazgeçilmezi.

Artık onu işleyerek paylaşmak sadece profesyonellerin değil amatörlerinde büyük keyfi olacak gibi görünüyor.

ARKit yani arttırılmış gerçeklik konusunda sağlam bir atak geldi Apple cephesinden. Sony’nin bundan 3-4 yıl önce hayata geçirdiği fakat beklenen etkiyi alamadığı bu teknoloji Apple’ın önümüzdeki dönem odağında olacak gibi görünüyor. Sony burada doğru teşhisi koyup inadını sürdürmeliydi. Erken vazgeçti ya da başka bir değişle büyük bir olay gibi göstermediği için bu alanda ki öncülüğünü avantaja çeviremedi. Geliştiriciler için kullanıma açılan ARKit hayatımızın pek çok alanında karşımıza çıkacak. Yeni işletim sistemi iOS 11 sonbaharda ücretsiz olarak iPhone ve iPad’ler tarafından indirilebilecek.

Yeni işletim sistemi MacOS High Sierra, yeni iPad Pro’lar ile ilgili detayları yerimin sonuna geldiğim için yazamıyorum. Tüm bu detaylarla ilgileniyorsanız herkesi teknosafari.com adresine bekleriz. Detaylı anlatımlar, güncel teknoloji haberleri sizi bekliyor.

Kategoriler
Teknoloji

Google Play’de, Android cihazları ele geçiren oyun bulundu

Google Play Store üzerinden dağıtılan yeni ve farklı bir Truva atı tespit edildi. Dvmap adlı Truva atı, Android işletim sistemli akıllı telefonunuzda yalnızca yönetici erişimi haklarını elde etmekle kalmıyor, ayrıca sistem kütüphanesine zararlı bir kod ekleyerek cihazın kontrolünü ele geçirebiliyor. Truva atı başarılı olursa, yönetici erişimini iptal ederek tespit edilmekten de kurtulabiliyor. Kaspersky Lab tarafından bildirilip Google Play Store’dan silinmesi sağlanan Truva atı, 2017’nin Mart ayından bu yana 50.000’den fazla kez indirildi.

Evrensel’in haberine göre; Kod aşılama kabiliyetinin ortaya çıkışı, mobil zararlı yazılımlar alanında yeni ve oldukça tehlikeli bir gelişme. Bu yöntem, yönetici erişimi olmadan bile zararlı modülleri harekete geçirmek için kullanılabiliyor. Bu yüzden de zararlı yazılım bulaştıktan sonra kurulan ve yönetici erişimi tespit etme özelliğine sahip herhangi bir güvenlik veya bankacılık uygulaması bu zararlı yazılımın varlığını fark edemiyor.

Ancak, sistem kütüphaneleri üzerinde değişiklik yapmak, geri tepebilecek riskli bir işlem olarak biliniyor. Araştırmacıların gözlemlerine göre, Dvmap zararlı yazılımı her hareketini kaydedip herhangi bir talimat almasa da komuta ve kontrol sunucusuna bildiriyor. Bu da zararlı yazılımın henüz tam olarak hazır olmadığını ya da uygulamaya konulmadığını gösteriyor.

Dvmap, Google Play Store üzerinden bir oyun olarak dağıtılmış. Zararlı yazılımı yaratanlar, Google Play’in güvenlik kontrollerini devre dışı bırakabilmek için 2017 Mart ayının sonunda temiz bir uygulama yüklemiş. Daha sonrasında kısa bir süreliğine bu uygulamayı zararlı bir versiyon ile güncelleyip, ardından bir başka temiz versiyonu kullanıma sunmuşlar. Dört haftalık süreç içerisinde bunu en az beş kez yaptıkları anlaşılıyor.

Dvmap Truva atı, kurban olarak seçtiği cihaza kendini iki aşamada yüklüyor. Başlangıç evresinde zararlı yazılım cihazın yönetici haklarını elde etmeye çalışıyor. Başarılı olursa, bazıları Çince yorumlar içeren çeşitli araçları cihaza yüklüyor. Bu modüllerden birisi, Truva atını komuta ve kontrol sunucusuna bağlayan “com.qualcmm.timeservices” adlı bir uygulama. Ancak zararlı yazılım, araştırma süreci boyunca herhangi bir komut almamış.

İstilanın ikinci ve ana evresinde Truva atı bir “başlat” dosyası yürütüyor, yüklü olan Android versiyonunu kontrol ediyor ve kodunu hangi kütüphaneye aşılayacağına karar veriyor. Bir sonraki adımda ise halihazırda var olan kodu zararlı kod ile değiştiriyor ve bunun sonucunda bazen cihazın sistemi çökebiliyor.

Yeni yamalanmış olan sistem kütüphaneleri ‘Uygulamaları Doğrula’ özelliğini kapatabilen zararlı bir modülü harekete geçiriyor. Ardından sadece Google Play Store’dan değil, herhangi bir kaynaktan uygulamalar yükleyebilmek için kullanılan ‘Bilinmeyen kaynaklar’ seçeneğini açıyor. Bu uygulamalar zararlı veya istenmeyen reklam uygulamaları olabiliyor.

Kaspersky Lab Kıdemli Zararlı Yazılım Analisti Roman Unuchek, fark edilmesini zorlaştırmak üzere kendisini sistem kütüphanelerine aşılayan Dvmap Truva atının, Android zararlı yazılımları alanında çok tehlikeli yeni bir gelişmeye işaret ettiğine dikkat çekiyor. Unuchek, “Tehlikeyi cihaza girmesinden önce tespit edip engelleyebilecek bir güvenliğe sahip olmayan kullanıcıları ileride büyük sıkıntılar bekliyor. Zararlı yazılımı erken bir aşamada ortaya çıkarttığımıza inanıyoruz. Analizlerimize göre zararlı modüller her hareketlerini saldırganlara bildiriyor ve bazı teknikler söz konusu cihazları bozabiliyor. Bu yüzden büyük ve tehlikeli bir saldırıyı engellemek için zamanı iyi değerlendirmemiz şart” diyor.

DVMAP BULAŞMIŞSA NE YAPILMALI?
Dvmap’ın cihazlarına bulaşmış olabileceğinden endişelenen kullanıcıların tüm verilerini yedekleyerek cihazlarını fabrika ayarlarına çekmeleri tavsiye ediliyor. Kaspersky Lab, buna ek olarak tüm kullanıcılara güvenilir bir güvenlik çözümü yüklemelerini, yükleyecekleri uygulamaların güvenilir geliştiriciler tarafından yaratıldığından emin olmalarını, işletim sistemini ve uygulamaları daima güncel tutmalarını ve şüpheli ya da kaynağı belli olmayan herhangi bir şey indirmemelerini tavsiye ediyor.

Kategoriler
Tiyatro

‘Esaretin Bedeli’ tiyatro oluyor

Guguk Kuşu ve Frankenstein gibi kült eserleri sahneye taşıyan Çolpan İlhan & Sadri Alışık Tiyatrosu, şimdi de Birim Sahne bünyesinde dünya sinemasının gelmiş geçmiş en iyi filmlerden biri olarak gösterilen Stephen King’in “Esaretin Bedeli”ni (The Shawshank Redemption), yeni sezonda izleyici ile buluşturacak.

HAZIRLIKLARINA ŞİMDİDEN BAŞLADIK

2017-2018 tiyatro sezonunda Türkiye’de ilk kez sahnelenecek olan “Esaretin Bedeli” için hazırlıklara başladıklarını belirten Kerem Alışık, “Dünya sinemasının en iyisi olarak gösterilen Esaretin Bedeli’ni tiyatro sahnesine taşıyacak olmanın sorumluluğu ve heyecanı içindeyiz. Çolpan İlhan & Sadri Alışık Tiyatrosu olarak, sinematografik tiyatro anlayışıyla bu denli “zorlu” prodüksiyonları gerçekleştirme çabası içinde olmak tiyatromuza her zaman ayrı bir motivasyon ve güç kaynağı oluyor. Bizi bütün bu üretimlerimizde yalnız bırakmayan izleyicimize kaliteli, üst düzeyde oyunlar izlettirme misyonumuz bütün hızıyla devam ediyor. Bu bağlamda sahneleyeceğimiz Esaretin Bedeli oyunumuzun hazırlıklarına şimdiden başladık. Türkiye prömiyeri yapacak oyunumuz Türk tiyatro tarihindeki yerini alacaktır diye düşünüyorum. Hayırlı uğurlu olsun” dedi.

Yeni sezonda tiyatro seyircisiyle buluşacak olan Esaretin Bedeli’nin yönetmenliğini Şakir Gürzumar üstlenirken, oyunun dekor-kostüm tasarımını Şirin Dağtekin Yenen yapacak.

Kategoriler
Vizyona Girenler

Sinemalarda bu hafta 10 yeni film vizyonda

“Kedi”

Ceyda Torun’un yönetmenliğini üstlendiği belgesel film “Kedi”, İstanbul sokaklarında hayatlarını idame ettiren kedileri odağına alıyor.

Türkiye ve ABD ortak yapımı filmin senaryosu Alp Korfalı ve Charlie Wuppermann ikilisine, müzikleri ise Kira Fontana’ya ait.

Mumya

sinemalarda-bu-hafta-10-yeni-film-vizyonda-300315-1.

Alex Kurtzman’ın yönetminliğini yaptığı ve Tom Cruise, Russell Crowe, Sofia Boutella, Annabelle Wallis ve Jake Johnson’ın başrollerinde oynadığı “Mumya” izleyici ile buluşacak.

Senaryosu Christopher McQuarrie ile Jon Spaihts tarafından kaleme alınan aksiyon ve macera türündeki film, Prenses Amunet’in insanlığı tehdit etme hikayesini odağına alıyor.

Filmin konusu özetle şöyle:

“Acımasız bir çölün derinliklerindeki bir lahitte güvenli bir şekilde gömülü olduğu düşünülen, hayatı haksız bir şekilde elinden alınmış antik prenses, günümüze uyanır ve yüzyıldır büyüyen kötülüklerini ve insanlığa meydan okuyan dehşetini de yanında getirir.”

“Bir Nefes”

sinemalarda-bu-hafta-10-yeni-film-vizyonda-300316-1.

Chara Mata Giannatou, Jördis Triebel, Benjamin Sadler ve Apostolis Totsikas’ın başrolünde yer aldığı “Bir Nefes” adlı filmin yönetmen koltuğunda Christian Zübert oturuyor.

Zübert’in senaryosunu da kendi yazdığı Almanya-Yunanistan ortak yapımı film, iş bulmak için Yunanistan’dan Almanya’ya giden Elena ile Almanya’da Elena’nın yolunun kesiştiği Tessa adındaki iki kadının hikayesini ele alıyor.

“Dokuzuncu Hayat”

sinemalarda-bu-hafta-10-yeni-film-vizyonda-300317-1.

Jamie Dornan, Sarah Gadon, Aaron Paul ve Aiden Longworth gibi isimlerin başrollerinde yer aldığı “Dokuzuncu Hayat”, kısacık hayatı boyunca büyük kazalar atlatan Louis Drax’in ölümüyle arkasında bıraktığı gizeme odaklanıyor.

Yönetmenliğini Alexandre Aja’nın üstlendiği gerilim türündeki filmin senaryosu Max Minghella’ya, müzikleri ise Patrick Watson’a ait.

“Vampir Cehennemi: İstila”

Dan Berk ile Robert Olsen’in yönetmenliğini yaptığı “Vampir Cehennemi: İstila”nın oyuncu kadrosunda; Connor Paolo, Steven Williams, Nick Damici, Bonnie Dennison ve Alan C. Peterson gibi isimler yer alıyor.

ABD yapımı korku ve aksiyon içerikli film, medeniyetin çöktüğü ve insanların tek gayesinin hayatta kalmak olduğu bir dünyada geçiyor.

“Çünkü Onu Çok Sevdim”

Erdoğan Koç’un senaryosunu kaleme alıp yönettiği “Çünkü Onu Çok Sevdim” adlı filmin başrollerinde Emre Kanat, Aysu Alev Aygün, Ümit Sağlam, Hüseyin Yaşar, Bilgehan Duman ve Nergis Gülsüm gibi isimler yer alıyor.

Dram türündeki filmin konusu şöyle:

“Emre, sosyal bir insan olsa de kendisiyle ilgili konularda ketum, içine kapanık bir gençtir. Tutkusu olan kara kalem çizimde kendini daha da geliştirmek için günün birinde İtalya’ya gidebilmenin hayallerini kurmaktadır. Arkadaşlarıyla gönüllü olarak katıldığı bir etkinlikte tanıştığı Sema, kendisinde var olduğunu uzun süredir fark etmediği duyguları uyandıracaktır.”

“Salur Kazan: Zoraki Kahraman”

Burak Aksak’ın yazıp yönettiği “Salur Kazan: Zoraki Kahraman”, klasikleşmiş Dede Korkut Hikayelerini mizahi yönden ele alıyor.

Komedi türündeki filmde, Mahir İpek, Devrim Yakut, Onur Atilla, Salih Kalyon, Erdal Tosun, Korhan Herduran, Öznur Serçeler ve Burak Çimen gibi isimler rol aldı.

“11”

Can Varol’un yönetmenliğini yaptığı yerli korku filmi “11”, otoskopi rahatsızlığı bulunan genç bir kızın tedaviyi reddettikten sonra yaşadığı gerilimli olayları konu ediniyor.

Zeynep Gülay, Anıl Can Yılar, Osman Cavcı, Suat İnal, Cansu Şahin, Ufuk Avcı ve Kristina Ivanova’nın rol aldığı filmin senaryosunu Ali Cumhur Demir kaleme aldı.

“Prenses ve Kurbağa: Ajanlar İş Başında”

Richard Rich’in yönettiği animasyon filmi “Prenses ve Kurbağa: Ajanlar İş Başında”, krallığı korumaya çalışan Prenses Alise ve arkadaşlarının maceralarını anlatıyor.

“Neşeli Dalgalar: Dalgamanya”

Henry Yu’nun yönetmenliğini üstlendiği ve ikinci kez vizyona girecek olan “Neşeli Dalgalar: Dalgamanya”, sörfçü penguenlerin hikayelerini anlatmaya devam edecek.

Kategoriler
Kitaplar

Söz Uçar Yazı Kalır: #GeziyiHatırlatmak

Ayşegül Tözeren

Bir hekim olan Ali Özyurt’un ilk kitabı ‘Söz Uçar, Yazı Kalır’. Özyurt, seksen sonrası doğanların öncülüğünü üstlendiği Gezi günlerini, hem gençliğini seksenlerde geçirmiş hem de Gezi’nin içinde bulunmuş deneyimli bir insan hakları aktivisti olarak yorumlamış. Anı-anlatı türünde yazılmış olan kitapta ailesiyle ilişkilerinden, üniversite yaşamına, zorunlu hizmet günlerine, hekimlerin dünyasına uzanan yaşamını da anlatıyor.

Yoğun bakımlı günler
Ali Özyurt, mesleki körlüğe kapılmayan, insana dair endişeleri, acıları dert edinen, bu derdini de anılarına yansıtan bir hekim yazar: “Kaç yıl oldu bilmiyorum ama ölüm temasıyla ilk edebiyat çalışmalarımda karşılaştım.” Özyurt devam ederken, meslek yaşamındaki ölümü arafta olma duygusuyla açıklar: “Kalp cerrahisi merkezinde çalışmak ölümle dans etmeye benzer. Arafta bekler gibi ölümü beklersiniz. 90’lı yıllarda ölüm kalım arasında ince bir çizgi vardı,” diye anlatmaya başlar. Ardından Türkiye’nin yoğun bakımlı günlerini aktarır: “Artık ölmeye yatan hastalarla yüz yüzeydik. Onların hayata vedalarını uzatıyor, uzatınca seviniyorduk. Oysa ömürlerine ömür katmıyor bazen yapay bir dünya yaratıyorduk canlı ölülerimiz için.”

Ali Özyurt, yarım yüz yıllık ömründen aktivizmle geçen hekimlik yıllarına, geriye baktığında, onca uğraşa rağmen mesleğinin ivme kaybettiğini görüyordu. Sadece mesleğinin mi, iyi olan belki de her şeyin. “Her şeyin paraya tahvil edildiği, neoliberalizmin yaşam felsefesi haline geldiği bir dünyada küreselleşme adı altında yeniden paylaşım sürecini yaşıyoruz. O kadar içselleştirdik ki bu felsefeyi çığlıklar altında Irak savaşını izledik. Milyonların ölümü değil, savaş uçaklarının görüntüleri kapladı ekranları.”

2012’nin son günlerinde, romantik bir aktivist olarak tanımlanan Ali Özyurt, bu kez umut ile umutsuzluğun arafındadır. Oysa… geçen yılı aratmaz dileğiyle girdiği 2013 senesi, Özyurt’un yaşamını değiştirecek olandır. İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesidir. Hem hekimdir, hem de kanser gibi kronik bir hastalıkla baş etmeye çalışmaktadır. Hastalığın seyrinin dalgalandığı dönemler onun için bir anlamda yas dönemleridir:

“Ben bir insanım.
Ben bir hayvanım.
Ben bir bitkiyim.
Ben bir taşım.
Ben bir melek.
Ben bir canavarım.
Ben bir ölümlüyüm.
Ben ölümsüzüm.
Ben Ali’yim…”

Seyrana çıkılıp gaz yenen günler
2013 senesinin ilkbaharında bir kuşak doğmaktadır: Gezi gençliği. Ali Özyurt, 78 kuşağıdır. Aslında yazarın içinde bulunduğu kuşağın da yaşamı değişmektedir. En azından ütopya gibi, devrim gibi yüklü kavramlara bakışı: “Sosyal medyadan dakika dakika gerçekleri, sadece gerçekleri paylaştım ve sokak sağlıkçısı olarak çalıştım. Gençleri gördüm. Onların gözlerindeki parıltıyı hissettim.”

Özyurt, gönüllü sağlıkçıların nöbet değişimlerini izlemektedir, Devrim Market ve Organik Gıda Yemekhanelerini ziyaret ederek, halk sağlığı açısından uyarılarını yapmaktadır. Gezi günlüğü 30.000’e yakın insanın parkı doldurmasıyla sürerken, bir iki gün içinde gaz ve TOMA ile tanışırlar. Artık Gezi abluka altındadır. Boğaziçi Köprüsü’ne insanlar yürümektedir. Taksim’e giriş çıkış yasaktır. Ali Özyurt, arafında olduğu umudu tekrar kazanmıştır: “ve bu ülkeye barışı, özgürlüğü ve demokrasiyi getireceğiz”

Gezi günlerinin, ardında kolektivizm ruhunu bıraktığı Haziran sonrası günlerde, devrimin eski kuşaklarından Ali Özyurt günümüzle bir karşılaştırma yapar:

1. Biz devrim peşindeydik onlar özgürlük.
2. Biz radikal mücadeleden yanaydık onlar barışçıl yöntemlerden.
3. Biz halk desteği alamıyorduk onlar almayı başarıyor.
4. Biz geniş halk kitlelerine antipatik geliyorduk onlar sempatik.
5. Biz Felsefenin Temel İlkeleri’ni okuyorduk onlar “Bana karışma” diyor başka bir şey demiyor.
6. Biz köylü çocuklarıydık onlar kentli.
7. Biz siyah beyaz film kuşağındandık onlar renkli.
8. Biz el ele tutuşmaktan utanırken onlar uluorta öpüşüyor.
9. Biz her gün bir örgüt kurardık, onlar bir ağ içinde bile başına buyruk.
10. Biz aklımızı öne çıkarırdık onlar yüreklerini.

#GeziyiHatırlat
Gezi günlerinin ardından, Ruhi Su’ların, Behice Boran’ların, Mihri Belli’lerin uğurlandığı Şişli Camii’nden gömülemez bir çocuk cenazesi kalkmaktadır: Berkin Elvan.

Berkin’e Ali Özyurt şöyle seslenir:
“Bizi umutlandırdın gözlerini açınca Uyan Berkin dedik olmadı,
Diren Berkin dedik olmadı,
Aşk olsun sana Berkin aşk olsun çocuk.”
Gezi günlerinin merkezinde yer aldığı ‘Söz Uçar Yazı Kalır’ kitabı okurla buluşmasının ardından, anlattığına dönüştü. Gezi’de yitirdiğimiz gençlerin anılarına katkıda bulunan bir kitaba. Yani, kitap hem Gezi’yi anlatmakta, hem de Gezi’de yitirdiklerimizin anılarına katkıda bulundukça Gezi’yi hatırlatmakta.
Kitabın ilk baskısından edinilen gelir Ahmet Atakan Kütüphanesi’ne bağışlandı, okuru saran bu sıcak kitabın sonraki baskıları ise, düşlerinde özgür dünya olan Ali İsmail Korkmaz anısına kurulan vakfa aktarıldı. Bugünlerde yeni baskıları okurla buluşacak olan kitap, kurulmakta olan Mehmet Ayvalıtaş Vakfı’na da katkıda bulunacak.
Kitap, ülkenin uzak köşelerindeki hekimlik günlerinden, yoğun bakımlı yıllardan, hastalıklardan, yitirilen yakınlardan, kızı Neşe’ye, Gezi’nin coşkusuna uzanan bir anılar lokomotifi. Lokomotif yarın saat 15,00’te, Haydarpaşa Garı’nda, Kadıköy Kitap Günleri’nde duracak. Gezi’den hüzünden, coşkudan, eskimeyen eskilerden söz etmek için okurlarını bekleyecek.